Ölüm,Yaşam ve Ahlak ( Arasındaki Kan Kardeşliği )

Her şeyin karşıtlığı olduğu kadar yaşamın karşıtlığı da malum ölümdür.

Bu kadar korkulacak bir şey mi ölüm. Yaşamın sonlanması mı yoksa başka bir yaşamın başlangıcı mı, ya da daha önce ki bir yaşamın/ların durağı mı. Hedonik ve bencil bir hayat sürenlerin cevabı ölümün bir kısır döngü olmadığını metafizik bakış açısıyla idealist bir tanrısallığın bir emri olduğunu söyleyeceklerdir.
Materyalist yaklaşım ise ölümün evrensel devinimlerin, enerji değişiklikleri ve yer değiştirmesi ile yaşanan sonuç olarak adlandıracaklardır. Benim düşüncemi merak ediyorsunuz tabii. Söyleyeyim, ben de materyalist dünya görüşünden yanayım. İdealizm çok çekmemiştir beni. Hep ürkmüşümdür ‘ide’den. Neyse konumuza dönelim.
Şimdi bakalım hakemli ifadelerde ölüm nedir, ne değildir. Konunun araştırmacı uzmanlarından alıntılar yapalım biraz.

“Evrensel bir gerçek olan ve insanın sonlu bir varlık olduğunu gösteren ölüm olgusu insanın
üzerinde düşünmeden edemediği ve bir gün muhakkak yaşayacağı bir olgudur. Çünkü “varlık temelini en derinden açığa vuran ölümdür. Gerçek yaşamda unutmuş olsa bile, insan ölüm olgusu ile tutukludur.” (Sarıoğlu, 2008: 251).
Ölüm en az doğum kadar canlı olmanın bir gereğidir. Ancak insanoğlu, Aşkın Varlık’a inansın ya da inanmasın, ölümü ve onun gerçekliğini, kendi bireysel varlığı açısından düşündüğünde kolayca kabul edemez ve bu insan için yıkıcı bir yan oluşturur.(Koç, 1999: 35).
Bu nedenle de ölüm, her ne kadar insan için yıkıcı bir yan oluştursa da ve onu kabullenmek zor olsa da, kaçınılmaz bir olgu olarak her zaman hayatın içinde yer alacağından onu anlamaya çalışmak oldukça önemlidir. Bu konu hakkında fikir sahibi olabilmek için ise, konuyla ilgili önemli çalışmalara sahip olan Martin Heidegger ile Emmanuel Levinas’ın görüşlerini ele almak gerekmektedir.
1. Heidegger ve Levinas’tan.

Peki, ölüm bu kadar gerçek ve kaçınılmazken biz neden doyumsuz bir varlığız. (Sofistik, keşiş,derviş vb yaşam biçimleri hariç.)
İnsan neden çok şeye sahip olmak ister. Düşünün bir erkeğe öyle bir harem kurun ki dünyanın bütün güzel kadınlarını listeleyin, on bin kadın seçtiğinizi düşünün. Böyle bir harem kursa her biri 33 yılda bir göreceğini bilse bile böyle bir harem istemem diyen kaç kişi çıkar (Aşkın insanlar hariç.) Bu kadar özel mülkiyetçi ve bencil olmamızın nedeni nedir peki. Cevap başlıkta gizli ölüm, yaşam ve ahlak kardeşliği. Ölüm korkusu ve bunu kabullenememek çokçu mülkiyet duygusunu geliştiriyor tabii. Nasıl olsa öleceğim; her şeyin en iyisini yaşamalıyım mantığı kişiyi esir alıyor. Bu yüzden yalanlar, riyalar ve ötekileştirmeler hatta başkalarının beden ve beyinlerini esir almalar bile akla gelebiliyor. Dünyadaki savaşlar bir merkezden yönetim histerisi de bunun sonucudur diye düşünüyorum. Evet devam edelim ölümün düşüncelerine…

“Heidegger için ölüm Dasein’ın bizatihi üstlenmesi gereken bir varlık imkânıdır. Çünkü zaten ona göre, “insan doğduğu andan itibaren ölüm yönünde yaşlanan bir varlıktır. Bu sebeple O, imkânlarının sınırlı olduğunu bilerek, her seçiminde hem kendisini yeni baştan keşfederek sorumluluklarını yüklenir, hem de her seçimle birlikte bir kez daha kendi bireysel ölümüyle yüzleşir.” (Koç, 1999: 41).
Bu noktada ölüm, Dasein’ı kendisine özel bir varlık imkânı ile karşı karşıya getirir. Bu imkân da onu dünya içinde var olma durumu ile olmama arasında bırakır ki Dasein için ölüm de zaten artık Dasein olmamama imkânıdır. Yani ölüm Dasein’ın en uç imkânıdır. Ölüm bizatihi Dasein’ın imkânsız hale gelmesinin imkânıdır.
İşin ilginç yanı insan öleceğini bilen tek canlı varlıktır. Hayvanların bu kadar cesur ya da korkak olmaları hayatı analiz edememelerinden kaynaklanır.
“Ölüm, yaşamın temel dinamiğidir ve insanoğlunun değişmeyen tek alınyazısıdır. Bu nedenle de ölüm varoluş kaygısını ve yok olma korkusunu da içinde taşır (Türkyılmaz, 2003: 110).
Ölüm hadisesi düşünme yetisine sahip herkesi her zaman ilgilendiren bir durumdur. Ancak bu olgu karşısında insanın diğer canlılardan farkı, öleceğini bilen tek varlık olmasıdır. Daha da mühimi, ölümden korkan tek varlığın insan olmasıdır (Akşit, 2013: 2).
Peki, insan ölümden niye bu kadar korkar ve kaygılanır? Bunun sebebi nedir? Acaba insan hiçlik gibi bir seçeneğe doğru mu gitmektedir? Yoksa ölümdeki bu hiçlik, hiç olma kaygısı mıdır? Heidegger’de bu durum, ölüm içine atılmışlık ile kendisini Dasein’da ortaya koyar. Ölüme fırlatılmışlık kendini Dasein için daha kökensel olarak kaygıyı ruhsal bir durumunda ortaya koyar. Bu kaygının duyulduğu şey dünyadaki varlığın kendisidir.
“O, eğer kendi ölümüm olsaydı kendimi uzun bir uykuya hazırlardım. Ölüm beni yakaladığı vakit kendimi onun kollarına bırakabilirdim. Hatta ölümümün benim sonum olacağını varsayarken bile, onu yeterince kabul ederek zihnimden uzaklaştırabilir, başka şeylere yönelebilirdim. Fakat sevdiğim biri söz konusu olduğunda durum tamamen değişir. Çünkü benim, ölümü bir son olarak kabul edemeyeceğim durum sevdiğim birinin ölümüdür (Koç, 2013: 215).
Burada anlatılmak istenen kişiyi asıl yıkan şeyin kendi ölümü olmadığıdır. Marcel, eğer kendi ölümüm olsa ebedi uykuya hazırım, ama sevdiklerimin ölümünü kabul edemiyorum, demektedir.”
Ölümü korkunç kılan deneyimlenemez oluşudur. Bir hiç olarak kendisini gördüğünde insan ölümü çözmüş olacaktır. Düşünün lütfen; evren uzay, galaksiler, yıldızlar, vb böylesine kara deliklerin ve bilinmezliklerin olduğu bir sistem içinde toplu iğne başı kadar yer tutmayan dünya adlı gezegenin içinde yaşayan insan bir hiçten başka ne olabilir ne ifade edebilir ki şu muhteşem sistemin içinde.
“1.2. Ölümün Kesinliği ve Kesinsizliği Heidegger’de ölüm en yetkin hali kesinliktir ve ölümün bir apriorisi vardır. Bununla birlikte ölümün kesinlik olduğu da kesin değildir, yok olma anlamı taşıdığı da kesin değildir (Levinas, 2011: 98).
Burada Heidegger, ölüm en yetkin kesinlik derken aslında salt ölümü kesinlik olarak görmeyi bırakın, der. Zaten Dasein’ın anlaşılması da bu mesele üzerinedir. Levinas ise ölümün kesinlik olduğu kesin değildir şeklinde derken aslında kendi yorumunu katar. Varoluşçuların bir kısmında ise ölüm iki ucu keskin bir durumdur.

Bu aynen özgürlük gibidir. Yani hem kesinliği hem de kesinsizliği yapısında barındırır. Heidegger’e göre ölümün kesin olması ise onun yaşamın nihai bir noktası olmasından kaynaklanan bir şeydir.
Beyninin algı ve muhakemat durumuna göre hiçbir şey kesin değildir. En kesin kanıtlı dediğiniz şey bile bakış açısına göre kesin olmaktan çıkar.
Bütün bunları tanımlarken şuna da bakmak gerekir, yaşarken ölümü tartışmadan önce sorunlu bir insan mıyız, sorumlu bir insan mıyız ona bakalım. Bunu ahlakı tartışırken ele alacağız.
Sorumluluk çok büyük ve ağır bir durumdur.
“Söz konusu bu durum Tanrısız sistemde de, Tanrılı sistemde de bir yük olarak hep karşımızda durmaktadır. Bu noktada Tanrısız olmak başıboş olmak anlamında da değildir. İnsanın herhangi bir muhatabı olmasa bile bu sefer de kendi ayaklarının üstüne basıyor olması ve kendinden sorumlu olması söz konusudur ki bu da bu sorumluluğun altında ezilmeyi gösterir. Buradaki eziklik ise yük taşımaktan kaynaklanmaktadır. Tanrısız sistemde kişinin herhangi bir efendisi olmadığı için kişinin sorumluluğu fazla olsa bile bunun hesabını verebileceği bir muhatabı yoktur. Fakat Tanrılı sistemde insanın yükü daha da fazladır. Çünkü bir muhataba karşı sorumluluk vardır.
Ölüm farklı bir sorumluluk sonucudur. Yok olmama isteği farklı bir sorumluluk gerektirir. Bir annenin evladı için yapabileceği fedakarlıklar canından vazgeçme bun dahildir. Bir bakalım uzmanlar bu konuda ne diyor.
“Ölümdeki benimkiliğin ontolojik yapısına Marcel fedakârlık örneğini verir. Bu fedakârlık bir
annenin evladı için kendini feda etmesidir. Kendini evladı için feda eden anne bazı sıra dışı durumlarda yaşamını ortaya koymaktan çekinmez. Evladına olan sevgisi sebebiyle kendini feda eden anne yaşamını sanki kaybediyor gibi görünürken aslında bir biçimde onu koruyabilmektedir. Öyle ki “fedakârlık ediminde kendini feda eden anne, sevgi, iman ve umudun iç içe geçtiği bir edimi gerçekleştirmektedir. Mutlak fedakârlığın kökünde yalnızca ben ölürüm düşüncesi değil, sen ölmeyeceksin düşüncesi ya da aynı şekilde benim ölümüm sayesinde, sen kurtulacaksın düşüncesi bulunur” (Koç, 2013: 215).

Ölümün en kabul edilemez boyutu ise kendi yok oluşuna tanıklık edemeyişidir. Ölecek ama öldüğünde (karşılaştıklarını, yaşadıklarını öyle bir şey varsa onu bilmeden öyle yazıyorum) olanları kimseye anlatamayacak oluşudur.
Dikkat ederseniz ölümü anlatırken hiç teolojik konulara girmiyorum. İşin içine din girdiği zaman tartışma rayından çıkacak görecelilik teorisi, stoizm, teozofi ve tekamül ve tekabül yasaları zora girecektir. Ahlakı da bu yazıda yazacaktım ama yerim daraldı.

Çok kısa yazmak gerekirse ölümle ahlak arasındaki ilişkiyi yaşamsal tercihler ve ihtiyaçlar listesi belirler. Bu liste kişinin karakterini, vicdan kotasını ve yaşama karşı davranışlarını belirler. Verici ve sorumluluk sahibi biriyseniz iyisinizdir. Bu tartışılabilir.

Dursun Uzun / Gazeteci/ Yazar / Danışman
http://xn--gndemarivi-9db80j.com/